2 Eylül 2021 Perşembe

Peh peh pöh...

    Hissetmiyorum. Bu daha güvenli. Hissetme yetisine sahibim. Sadece hissetmemeyi tercih etmeyi öğrendim. Bu garip oldu. Bunun nihai durum olduğunu düşünmüyorum, bunun değişeceğini ve hatta değişmeye mahkum olduğunu biliyorum, öğrendim. 

    Hatırlamıyorum tam olarak ne olduğunu ve nasıl olduğunu. Artık vaktiyle beni çok hırpalamış olan durumlar, olaylar ve kişiler aklıma gelmiyor. Aksi de olmuyor,hayatımın  doruk noktaları artık solmuş hatıralar. Bu hep böyle değildi. Bir zamanlar  bana herhangi bir şey hissettiren hatıralar ve hayaller, sara nöbeti gibi gelip aklımda dönüp dururdu. Bunun nasıl bir şey olduğunu da hatırlamıyorum. Hatırladığım, bir şeyler hissettiğim zamanlarda, duygu yoğunluğu ne kadar yüksek olursa yaşadığım andan -acı yada tatlı- o kadar çok tat alıyor olduğum. Yaşamak bu olmalı, bunu özledim ama artık rahat bırakıyorum insanları, acı da yok tatlı da, tuzlu da... 

Bazen düşünüp karar veremiyorum, insanları rahat ve kendi haline mi bırakmalı? Sanki öyle. Ama bir taraftan da öyle değil. Çünkü kayda değer hiçbir şey kendi halinde kalmakla meydana gelmez. Mesela arı köpeğimi kendi haline bıraksaydı da sonra aptal hayvan peşine takılmayıp, arıyı kendi haline bıraksaydı... Ağzından sokulup bir tarafı şiş somakla gezmeyecekti ve ben de buna tanık olmayacak ve bu salak köpeği bu kadar sevmeyecektim. Bu kayda değer bir şey mi?

26 Temmuz 2021 Pazartesi

Hadi baştan

 Düz. Süssüz. Doğrudan. Sıçtım gibi, ama yırtmış da olsam fark etmezdi, ikisi de bir. 40'ıma gelmeden dişlerimin yarısı faydasız, belim sakat, kafam bulanık, moralim dalgalı, hayatım boş ama aklım hala yerinde. Fark eder miydi farklı olması? Etmez, ömür kısa, ve hayat anlamsız. Hissediyorum ve tanımlayabiliyorum anlamsızlığını. Öyle anlamsız ki fark etmez ne olduğu. Ne tecrübe ettiysem, etmesem de olurdu. Elmanın toprağa düşmesi gibi, havada duracak hali yok, her nereye düşerse düşsün yok olup gidecek. Çok da bir şeyim yok, olsaydı da daha çok oyuncağı olan çocuk misali olurdu.

Bazen uyumaya çalışırken, bazen de uyandığımda hissediyorum yaşadığımı ve hemen ardından da bir gün öleceğimi. Kalan ve damla damla azalan zaman azaldıkça değerleniyor ama önemsiz. Sonsuz olsaydı ne olurdu ki, zavallı insanın varacağı yer neresi? Çok düşünmeye gerek yok ölümü, arada bir varlığını hatırlayıp kucaklamak lazım, yeter. 

Çok üstünüz ya hayvanlardan. Alakasız gibi ama aslında aklımda bir bağlamı var bunun. Nedense bu bağlam cümlelere dökülemiyor, bu bağlamı "dil"le ifade etmeye çalışırken harcadığım çaba, bağlamı oluşturan düşünce zincirini bulandırıyor, zincirin bütünlüğü ve tutarlılığı kayboluyor. Belki de bu yüzden birkaç satır yazdığımda çok bir şey yapmış gibi yorulup bıkıyorum, belki de bahsettiğim bağlam benim aklımın dışında anlamsız veya basit, ve ben bu basit bağlamı bile çekip çevirirken yorulacak kadar yetersizim. Bu yetersizlik bir yerinme değil aslında. Dürüst olmak gerekirse aklımın çoğu yönden tanıdığım herkesten daha iyi çalıştığını düşünüyorum, somut ve açık bir genel başarısızlığıma rağmen. Fiyaskolarım da çok ama akıldan değil. Arada sırada, bulunduğum çevrede var olmayı öğrendiğimi ve bu nedenle daha iyi hissettiğimi fark ediyorum. Aslında tek bildiğim elimdeki kartlara göre makul bir oyun çıkarmaktan ibaret gibi.

Eskiden kötüydü. Korktuğumdan hamle yapmıyordum, şimdi korkudan mı ilk hamleyi yapıp... derken Nirvana'dan "rape me" çalıyor, o nasıl şarkı sözüdür? Ruh halim değişiyor ve tüm bu lakırdı benim için, saçmalık ve zırvaya dönüşüyor. Sallaaaa... Tüttür... Çek kafayı...

5 Mayıs 2021 Çarşamba

Garson!

        Hangi vardiyada olduğu önemli, bundan vardiyasının kaçıncı saatinde olduğunu da anlayıp davranışını daha iyi yorumlamak mümkün olurdu. Bu bilgi eksik. Üstüne bir de yalnızlık var. İster istemez, gördüğüm her şey günlerdir yalnız olmamdan ve kimseyle konuşmamış olmamdan etkilenecek ve çıkarımlarım daha da isabetsizleşecek. 

       Yalnızlık ve uzun süre kendi düşünceleriyle kalmanın gerçeklikten yavaş yavaş uzaklaşmaya sebep olduğunu düşünüyorum. Sanki çevreyle iletişim kurdukça gerçeklikle ilgili içsel referanslarımızı kontrol etmiş oluyoruz. Bu gerçek de öyle varlığın tabiatıyla falan ilgili değil, basitçe kim olduğun, başkalarının kim olduğu ve neyi neden yaptığıyla alakalı. Uzun yalnızlık sürelerinde bu gerçeklikten yavaş yavaş kopuş, fikirlerimin ve yorumlarımın mesnetsizleşmesine, hatalı varsayımlarda bulunmama ve normalde olduğundan daha sahte bir dünyada yaşamama sebep oluyor. Daha sonra "içsel referanslarımı kontrol" ettiğimde yanlış varsayımlarım ve yorumlarımla yüzleşmek bir bakıma eğlenceli bir düşünce pratiği oluyor.

        Vardiyasını, mesainin kaçıncı saatinde olduğunu ve diğer birçok şeyi bilmeden, hem de düşüncelerim mesnetsizleşmeye başlamışken bu yol boyu lokantasında gördüğüm durum hoşuma gitti. Bir kadın garson kalabalık restoranda bir masadan öbürüne neredeyse koşar adım hizmet veriyor. Yüzü gülüyor, hareketleri coşkulu, koşturup duruyor bir masadan öbürüne. İlgilendiği masalardan birinde iki aile var, iki masayı birleştirip sığmışlar, üç çocuğun üçünün de mizacı farklı, en büyükleri 11-12 yaşlarında. Oturmuşlar yerlerinde haklarının teslim edilmesini bekler gibiler. Onları böyle görünce aklıma "Bizim zamanımızda..." diye söylenen yaşlılar geliyor, sanki onlara benziyorum yavaş yavaş, çocukların talepkârlıkları antipatik geliyor. "Bizim zamanımızda..." diye bahsedebileceğim davranışlarımı düşününce o yaşlarda bu çocuklardan çok daha salak olduğumu farkediyorum, tabii bu çocuklar da akıllı değil, ona şüphe yok. Hakkının teslim edilmesini beklemek bir tarafa, hakkın varlığından bile habersiz ve iddiasız olmak daha mı asilce sanki? 

        Yetişkinlerin keyfi yerinde görünüyor, gülümseyerek muhabbet ediyorlar ve kahvaltı tabakları arasında alış verişler oluyor; bana peynir ve tereyağı trampası gibi geldi. İki çocuklu kadın bir elinde çatal birinde bıçakla yapıyor kahvaltısını pek ekmek yemiyor. Çocukları sofrayla ilgili değiller, sanki uzunca bir süredir bu masadalar, adamlar kahvaltıyı bitirmiş çay içiyor. Çocukların da karnı doymuş, anneler veletlerle uğraşırken geç başlamış belli ki. Gidecek yolları yokmuş gibi yiyorlar, bir taraftan da konuşurken. Sürekli bir düşünce zincirleri var gibi görünüyor, buna hayret ediyorum. Hele-hele iki çocuklu anne hiç durmuyor. Tabağından yemek seçerken konuşuyor, belki de konuşurken tabağından yemek seçiyordur, hangisine daha fazla öncelik verdiğini çıkaramadım. Sonra lokmasını çiğnerken diğer anneyi dinliyor, diğer anne konuşmuyorsa çocuklarına bakıyor, bir şey yoksa, sessizce çayını yudumlayan kocasına bir şeyler soruyor. Endişeli görünmüyorlar. 

        Sonra, bahsettiğim coşkulu garson yanlarından geçerken tek çocuklu kadının kocası garsonu durdurdu ve masadakilerin de dikkatini çekti, garsona cep telefonundan bir şeyler tarif ederken anladım fotoğraf çektirmek isteğini. Acaba adam hevesli garson kadını bilerek mi seçti, yoksa şans eseri mi o denk geldi  anlayamadım, adamın sırtı dönük bana. Daha önce nasıl gülümseyerek çalıştığını anlatmıştım bu kadının, gülümsemesi bir kat daha arttı bu talebin üzerine. Fotoğraf etkinliğinin bir parçası olmaktan mutluluğu arttı resmen. Bu umutsuz vaka veletlerin orta hâlli ailelerinin keyfini fotoğraflarken, onların hiçbir hatırasında yer etmeyecek olduğunun farkında değil gibi. Resmen mutlu bu kadın yahu. Bu iki ailenin birlikteliklerinin hiç de göründüğü gibi mutlu mesut olmaması ihtimalini aklına bile  getirmediğini düşünüyorum. Yada o burada saatlerce koşturmaya devam ederken, fotoğrafını çektiği yoluna devam eden ailelerin hayatlarına ne kadar uzak olduğunu dert etmediğini...

        Bence göründükleri gibi değiller. Kocası sessizce çayını yudumlarken, bir dakika bile sakinleşmeden etrafını didik didik inceleyip, yerli yersiz müdahale eden bu iki çocuklu kadının davranışını sağlıklı bulmuyorum. Merak ediyorum kocasının durgunluğunun ardındaki bir sebepten mi böyle davranıyor kadın, yoksa kadın yüzünden mi motivasyonsuz oyuncu gibi duruyor adam. Muhtemelen ikisi de değil ve her şey benim kendi hüsnü kuruntum. Ama garson kadın hakkında yanıldığımı düşünmüyorum. Hareketlerinde gurur var, mutluluk var, diğer garson arkadaşları gibi değil. Bunun geçici olduğunu düşünüyorum, sanki  daha yeni yöneticisinden övgü almış ve görev ve sorumluluğu artmış gibi. Çoğu kişi için çıkmaz sokak olan bu işin hayatından çaldığı enerjiyi kafasına takmıyor gibi. Halbuki kuvvetle muhtemel yakın zamanda, hevesini kursağında bırakacak öngörmediği sorunlarla tadı kaçacak. Ama tadı kaçsa ne olur ki? Belki bu mutluluğunun kaynağı başka ve yenilenebilir bir şeydir ;).

19 Nisan 2021 Pazartesi

Muallak

Artık hayatın anlamını, anlamıştım (!) . Kendi kendime böbürleniyordum kibirli kibirli. Ama yine zavallı bir "insan" olduğumu anladım. "Umarım en azından idare ediyorsundur." diye hal hatır sorduktan sonra, ifadeye aklım takıldı. Sanki mutsuz ve mağlup olabileceğini düşünüyor, belki de umuyormuşum gibi anlaşılabileceğinden pişmanlık duydum. Kelimelerimi daha dikkatli seçmediğim veya seçemediğim için. Halbuki endişe beyhude. Ne kadar uğraşırsan uğraş kast ettiğin gibi anlaşılamazsın. İnsan becerisinin doruk noktasında bir isabetlilikle seçilen kelimelerle oluşturulacak ifadeler bile, hedeflenen izlenimi yaratma veya hakikati yansıtma konusunda çaresiz olacaktır. İzlenimin tabiatından ötürüdür bu.



İzlenim, izlenime konu olan hakikatten daha fazlasıyla ilgilidir. Bir kere, hakikatle izlenim arasında biçim ve algı bariyeri var. Hakikati basitçe içerik ve biçimin bütünü olarak tanımlayabilirim. Hakikat hakkındaki izlenimin oluşmasında içeriğin hiçbir etkisi yok. Biçim ile sadece görsel olarak algılananı değil, uyarılabilecek tüm algıları uyaran uyarıcıların bütününü kastediyorum. 



İzlenim; biçimin tamamını algılamaktan doğal olarak aciz bir bilincin, kendi geçmişi, becerisi, önyargıları ve hatta ruh halinden etkilenmesiyle oluşuyor. Bu göz önüne alındığında,  kendini olduğu gibi ifade etme çabası umutsuz. Aynı zamanda tersi de umutsuz, yani hakikati olduğu gibi algılama ve doğru bir izlenim edinme çabası. Hakikati arayan bilincin umutsuzca kaosta savrulduğu sonucuna varıyorum buradan. Her ne kadar umutsuzluk gibi olumsuz bir ifadeyle tanımlasam da, bu çıkarım, bilinci bu çerçevedeki başarısızlıkların sorumluluğundan muaf tutup, özgürleştiriyor.



Bu düşünceler, ve üslup da okuyucuda olumlu veya olumsuz, mutlaka bir izlenim uyandırıyordur, ama her ne izlenim uyandırıyorsa yanlış veya en azından eksik. Peşinen, hakikati sadece metin yoluyla algılamanın, yetersiz veri nedeniyle çok isabetli olmayan bir izlenim uyandıracağını kabul etmek gerekir. Diğer yandan hakikat ve izlenim ile ilgili bu çıkarımım da hakikatin ancak kendi bilincim tarafından algılanabilecek biçimlerine hakim. Bu yüzden edindiğim izlenime dayanan bu çıkarımlarım doğru olmayabilir; ama doğru da olabilir. "Hiçbir şey göründüğü gibi değildir." ama sanıldığı gibi olabilir. Pöh.