ŞIP
Şıp... Bir damla daha olgunlaşıyor, sarkık kör çıkıntıda tutunabildiği kadar tutunmaya çalışırken gittikçe şişmanlıyor. Şişmanladıkça tutunmakta zorlanıyor gibi... Şıp... Bir tane daha yavaş yavaş olgunlaşırken, damlacık sanki durağan değil, döne döne büyüyor, olgunlaşıyor. Berrak. Damlacık olgunlaştıkça göğün mavisi, yaprakların yeşili, ağaç gövdelerinin kahverengisi ve güneşin göl yüzeyinden yansıyan ışığı damlacığın içinden süzülerek bana geliyor. Benim için dans eder gibiler. Takati kalmadı damlacığın... Şıp... Bulutlar dağılmış, yağmur yeni dinmiş güneşli bir öğleden sonrası vermiş bana. Her yeri de yıkamış, sanki benim için. Yıkanmış yapraklar daha bir yeşil olmuş. Suya doyan toprağının rengi daha canlı. Ağaçlar, toprak, kayalıklar yağmurla yıkanmış, tüm renkler daha duru, pırıl pırıl güneşin ışığını en gösterişli halleriyle yansıtıyorlar. Olgunlaştıkça esintiyle oynaşan damlacığın içinden, titreşerek süzülüp geliyor renkler. Bu damlacık da iyice büyüdü. Sonunda düşmesi kaçınılmaz.
Artık daha yavaş olgunlaşıyor damlacıklar. Esintiyle ve yer çekimiyle daha uzun süre mücadele ediyorlar. Nihayet bir damlacık daha yerinden ayrılıp düşerken, içinden süzülüp gelen renk cümbüşünü katılacağı su birikintisine çarpıyor... Şıp... Dalgalar... Dışarıdaki canlılığa rağmen, bu gösteriyi izlediğim yer kuytu ve loş. Dalgaya dönüşen damlacık, birikintiye dar bir açıyla vuran göğün mavisini, bulunduğum kuytuluğun gri tonlarıyla soldurarak yansıtıyor. Gittikçe seyrekleşen "şıp"ların yenisinden önce, su iyice durgunlaşıp gösteriyi bitiriyor.
*Duyusal odaklanma ve yarı trans halinden çıkışı tetikleyip odağının dışında süren hayatın gürültüsünü anlat. Bu odaklanmanın dağılması ve kendi hayatının ve fiziksel gerçekliğinin bayağılığına geçişe bakış açısını anlat. *
Aslında anlatmak istediğim bu değil. Hatta önemli olan benim anlatmak istediğim de değil. Kendi adıma döküyorum ben cümlelerimi. Emin ol herhangi bir yerde ya da şeyde herkes aramadığı, bulmayı hiç ummadığı, ihtiyacı olduğundan bile haberi olmadığı başka başka şeyler bulabilir. Bulduklarını beğenebilir, hatta beğenmediklerinden bile faydalanır da haberi olmaz. Galiba anlatmak istediğim şey bu "belli olmaz". Şundan kesinlikle emin olabiliriz ki bu hikaye böyle devam etmez, zaten etmeyecek, hem böyle devam edecek olsa sen devam etmeyebilirsin.
Fazla uzatmadan burada neler olduğunu anlatayım; ne bulacağınsa sana kalmış. Burada ot var, otu yiyen keçi, keçiden korkan köpek ve köpeğin sahibi var. Köy yumurtası var, bunları yumurtlayan tavuklar ve bu tavukların akşamları tüneyeceği kümesi kurmak için ihtiyaç duyulabilecek alet-edevatı kolayca emanet alabileceğin, eski esrarkeş, yeni alkolik her köye lazım bir adam var. Bak bu adamın karısı eskiden konsomatris imiş. Ama bu bilginin kaynağı sadece bir dedikodu. Bu alkolik adam, kadının on dört yaşındaki oğlunun üvey babasıdır. Bu çocuk biraz safça, yaramaz ve beceriksizdir. Bu halleri muzdarip olduğu sara illetinden midir yoksa üvey babasından gördüğü zulüm mü çocuğu bu hale getirmiştir bilinmiyor. Belki de çocuğun salak halleri, babalığını çileden çıkarmıştır da ettiği zulüm çocuğu daha da salak ve yaramaz yapmıştır. Şimdi bir çocuğa salak denmesi yadırganabilir ama maalesef bu çocuk salak, yani sözlük anlamını taşıyan bir karakter. Onu da bu haliyle bağrımıza basacağız.
Bu çocuğun bir isminin de olması lazım tabii, uydurmayacağım bu ismi, çocuğun adı Furkan. İsminin nereden geldiğini bilmiyorum ama düşünmeden de edemiyorum. Bence annesi koymuştur onun ismini. Bu çocuğun bu ismi nasıl aldığını acayip romantize edesim var...
Neden Furkan koymuş olabilir ki çocuğun ismini? İsmin bağlamı, geçmişiyle ve hayatıyla bağdaşmıyor. Birinin ismi mi bu? Ailesiyle bağları kopmuştur. Onu tabiri caizse sürgün edenlerden birinin adını vermiş olamaz. Gençliğinden, çocukluğundan mı geliyor? Hayır, herşeyden sonra, uzak, başka birinin hayatı gibi gelir çocukluk, gençlik. Belki de çocuğun öz babasının ismidir? Yoksa hayatını bok eden olaylar aniden mi ortaya çıktı? Bunları ona sormam mümkün değil. Belki öğrenirim bir şekilde...
Bu Furkan'ın hayatına tanık olsanız ona kıyamazsınız. Ama kesinlikle etrafınızda, yakınınızda da istemezsiniz. Sevimli ıslak bir sokak köpeği gibi. Soğukta bir kuytuda rüzgardan korunup kurumaya çalışırken sahip çıkmak istersin de yaklaşıp sevdiğinde ıslak tüyleri eline bulaşır. Kokusuna da dayanamazsın.
.........
SABAH SABAH
Sabah güneşinin ışınları güçlü. Camıma vurup, önce perdeden sonra da göz kapaklarımdan geçerken çok zayiat verse de hem retinama sızıp ışığıyla hem de yüzüme vurup ısıtmasıyla, gece erken yatmadığıma, sabah pişman etti beni.
Yatağım pencerenin dibinde. Bu bir hataydı ama kim baştan düzenleyecek bu odayı? Yakın zamandaki ben değil.
Uyanmasam daha iyiydi, bedenim durumundan hoşnut olmadığını itaataizlik ve ağrıyla protesto ederek gösteriyor. Dünün yorgunluğunu ayak tabanımdaki derinin hala karıncalanmasıyla aynen yaşıyorum. Sanki hala aynı gündeyim.
Boynumun varlığından haberdar olmamalıyım. Ama maalesef bir süredir, varlığını bana hoşnutsuz bir deneyimle hatırlatıyor her sabah...
Kalkmak istemiyorum. Ama ama gece kurduğum ve sabah böyle hissedeceğimi bilerek yatağın başucuna değil de kitaplığın üzerine koyduğum telefonun alarmı birazdan çalacak. Şimdi ise kendime kızıyorum. Akşamki ben, sabahki beni kazıklamış gibi. Halbuki kalksam ne olacak kalkmasam ne... Sıkıldım iyice. Dişlerimin yarısı faydasız, belim sakat, kafam Bulanık, hayatım boş... Çok bir şeyim de yok, olsaydı da daha çok oyuncağı olan çocuk misali olurdu.
Ne fark ederdi farklı olması? Ömür kısa, ve hayat anlamsız. Hissediyorum ve tanımlayabiliyorum anlamsızlığını. Öyle anlamsız ki fark etmez ne olduğu. Ne yaşadıysam, yaşamasam da olurdu.
Bazen uyumaya çalışırken, bazen de uyandığımda hissediyorum yaşadığımı ve hemen ardından da bir gün öleceğimi. Bunu her zaman biliyorum ama bazen ölümün varlığının kalan zamana kattığı değer daha ağır hissettiriyor. Hayat, kalan zaman, kendime karşı sorumluluk hissi doğuruyor. Ama çok düşünmeye gerek yok ölümü, arada bir varlığını hatırlayıp kucaklamak lazım o kadar.
Çok üstünüz ya hayvanlardan. Alakasız gibi ama aslında aklımda bir bağlamı var bunun. Nedense bu bağlam cümlelere dökülemiyor, bu bağlamı "dil"le ifade etmeye çalışırken harcadığım çaba, bağlamı oluşturan düşünce zincirini bulandırıyor, zincirin bütünlüğü ve tutarlılığı kayboluyor. Belki de bu yüzden birkaç satır yazdığımda çok bir şey yapmış gibi yorulup bıkıyorum, belki de bahsettiğim bağlam benim aklımın dışında anlamsız veya basit, ve ben bu basit bağlamı bile çekip çevirirken yorulacak kadar yetersizim. Ama öyle de değil; ben akıllıyım. İnsanlar bilmedikleri şeyleri bana soruyorlar. Yoksa sadece çok şey mi biliyorum. Yok hayır, başka bir şey var. Düşünürken bile hissediyorum. Zihnimde düşünce zincirimi oluştururken, sanki aklım koridorlar ve odalardan oluşuyor. Bir de operatör var. Gündeme göre koridorlarda dolaşıp, odaların kapısını çalıyor ve ilgililerden bilgi alıyor. Bazen bazı odalar cevap vermiyor ve kapı açılmıyor. Aslında bu o kadar problem değil. Hani dilinin ucuna gelip de hatırlayamadığın isimler, kavramlar olur ya, işte bunlar açılmayan kapılar yüzünden. Ama Ben farklı bir problem hissediyorum. Konuşurken, düşünürken bazen sanki o konuyla ilgili basiretin bağlanmış gibi oluyor. Fark etmem gereken bir nüans olduğunu anlıyorum, ama zihnim uyuşmuş gibi, ihtiyacıma hizmet etmeyi reddediyor. Sanki zihnimin operatörünün bazı koridorlara girişi kısıtlanmış. Sanki o koridorlardaki odalara erişebilsem uzay zamanı...
...Derken çalıyor işte. Telefondan çıkan bet sesli müzik katlanılır gibi değil. "rape me" çalıyor, o nasıl şarkı sözüdür? Yatak keyfini bozmak için manidar diye seçtim ama şimdi hiç de eğlenceli gelmiyor. Telefonun kulak tırmalayan bozuk yüksek sesi ve onu kapatmak için sıcak yatağımdan kalkıp kapatmak zorunda olmanın zorbalığı ile tüm bu düşünceler benim için, saçmalık ve zırvaya dönüşüyor. Akşamki benin sabahki bana attığı kazık... Alarmı kapatıp geri yatacağım.
Köpeklerim de alarmın sesini duydu. Uyandığımı anladılar, pencerenin önüne gelmiş ötüyorlar. Köepek öter mi? Öter! Şimdi odada hareketlenip bahçeyi çıkacağımı anladıklarında heyecanlanıp koşuşmaya başlayacaklar. Her sabah sahip oldukları coşkuyu kıskanmamam mümkün değil.
*Anlatıcı burada biraz oyalanıp, bahçeye köpeklerinin yanına çıkıp onların sularını verdikten sonra yeni bir atmosfer değişimi gerçekleşecek. Alkolik babanın bağırışı duyulacak. Furkan'ı çağırıyor olacak.
Bu alkolik adam anlatıcının arkadaşı, içi hiç çıkar ilişkileri var, ve bu çıkarlar sadece maddi değil. Anlatıcı bu alkoliğin sabırsız fevri ve zorba hallerini sevmiyor. Onun çocuğu öfke ile çağıran sesini duyarken düşüncelere dalıp olaya dahil olmakla olmamak arasında bir tercih yapacak. Sonra da oraya gitmek için bir bahanesi olup bahçeden çıkıp gürültüye doğru ilerleyecek.
Adamın bağıran sesi iyi betimlenmeli. Anlatıcının olaya yarım yamalak karışması tepki gördükten sonra kabullenip sadece gözlemci olarak kalması işlenecek. Bu adam çocuğa fiziksel şiddet uygulamıyor ama onu çok azarlıyor. Çocuğu azarlamasındaki şiddetli ve zorba ton hem öfkesinden hem de çocuğun gerçekten terbiye edilmesi için bunun gerekli olduğuna inancından kaynaklanıyor.
Burada çocuk bahçede ihmal ettiği ve zarara sebep olan bir şeyden dolayı azar işitiyor. Çocuğun annesi tepki verecek gibi oluyor ama babalık onu da susturuyor.
Furkan Azar işitmeye alışmış. Hatta arsızlaşmış sayılır. Başını eğmiş babasının azarını işitirken, başka bir yaramazlığını saklamanın peşinde. Okul pantolonunun paçaları bisiklet zincirinden yağlanmış. Defalarca o pantolonla bisiklete binmemesi söylenmesine rağmen salak çocuk paçalarını yine kirletmiş ve bütün çabası babası ona bağırırken paçalarını fark etmemesi üzerine.
Anlatıcımız bu sahneyi izlerken, ki biz bütün sahneyi anlatıcının perspektifinden izliyoruz, bu durumu fark ediyor. Çocuğu salak olarak tanımlamasına rağmen, çocuğun karşısında kükreyip duran adamı umursamayıp kendi dünyasında başka planları olmasını, ve paçasındaki o lekeyi o gün orada saklayıp, onun için azar işitmeden okula gidebilecek olmasını bir zafer olarak görüyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder